Fas Gezi Notları

                          AFRİKA , TAJİN , KUSKUS !!!!!

Bu yıl yapmayı planladığımız yurt dışı programımızı 4-5 ay kadar önce kararlaştırdık. Tüm yurt dışı gezilerimde bana eşlik eden arkadaşımla birlikte kız kardeşim de programa dahil oldu. Rotamızı FAS olarak belirlerken şimdiye kadar  gördüğümüz Avrupa ülkelerinden hem coğrafi, hem de kültürel olarak farklı bir ülke olsun istemiştik. Her gezi öncesi yaptığım gibi 10-15 gün boyunca Fas hakkında bilgiler topladım ve programımızı oluşturabilmek için araştırmalar yaptım. Hatta arkadaşımla 1942 yılında çekilen Casablanca ve 2012 yılında Fas’ta çekilen Les Chevaux de Dieu (Tanrı’nın Atları) filmlerini bile izledik.

Sonunda beklenen gün geldi ve kendimi tesadüfen bulduğumuz turun tamamı kadın olan 12 yolcusundan biri olarak Yeni İstanbul Havalimanı’ndan Royal Air Maroc Havayolu şirketine ait büyük bir uçakla Kasablanka’ya uçarken buldum. Yaklaşık 5 saatlik uçuş sonrası Fas Kralının adını taşıyan Mohammed V Havalimanı’na ulaştık. O günü, 2 saat fazla yaşamış hissettik çünkü telefonlarımız zamanı güncelleyerek Türkiye saatinden 2 saat geriye gitmişti bile. Artık araplardan ve berberilerden oluşan ev sahiplerini ve ülkelerini tanımaya hazırdık…

2 gün konakladığımız kent merkezindeki otelimiz sayesinde her yere çok kolay ulaşarak medineyi (Eski şehir) ve Kasablanka’nın idari kamu binalarının olduğu kent meydanını, dünyanın en büyük 3. camisi olan, görkemiyle büyüleyen Hassan II Cami ve külliyesini, müzeleri gezerken o kadar yorulduk ki ödül olarak Casablanca filminin anısını yaşatmak adına açılan Rick’s Cafe’de harika bir öğle yemeği yedik.

Filmin müziklerini o harika restorantın atmosferinde dinlerken, karşınıza Ingrid Bergman’la Humprey Bogart çıkacaklar sanıyorsunuz..

Hatta üst kattan aşağı bakarken, piyanonun başında Sam’i görecekmiş gibi hissediyorsunuz.! Sam bir daha çalmadı o gün ama olsun, biz harika yemekler yedik…

Unutmadan ilk gün mint tea yani nane çayı ile de tanıştık. Sonraki günlerde ve uzun yolculuklarımızda vereceğimiz molalarda, saatlerce yürüdüğümüz gezilerimizde üşüyüp dinlenmek için bir cafeye oturduğumuzda, garson ilk olarak “Mint tea ister misiniz?” diye soruyordu. Bizdeki siyah çay yerine onlar nane çayı içiyorlar. Su bardağında getirdikleri oldukça şekerli çayın içinde birkaç yaprak yeşil nane de oluyor. Genel olarak neredeyse Fas mutfağının vazgeçilmezi şeker, nane çayında da yoğun olarak kullanılıyor. Gezgin arkadaşlarım ve ben nane çayına çok çabuk alıştık ve sevdik. Ama kaldığımız otellerde, cafelerde önceleri her gelen çayı geri gönderiyorduk şekerli diye. Sonrasında her gittiğimiz yerde bize özel şekersiz nane çayı yapılmasını sağladık. 

Kasablanka sanki tüm uçların yaşandığı bir şehir. Medine sokaklarını gezerken defalarca boğazım düğümlendi. Bir çok duyguyu aynı anda hissediyordum. Acıma, şaşırma, gülümseme. O daracık sokaklarda 19.yy’a gidiyor, tarihin kokusunu duyuyorsunuz. Daha sonra Fas’ın diğer şehirlerinde de hep göreceğimiz gibi ‘’güneş girmeyen sokaklar’’ demek geldi içimden o sokaklara.

Çoğu zaman belki 100 yıllık binaların olduğu araba giremeyen bu sokaklar bir labirenti andırıyor. Her köşede yol ayrılıyor ve ne tarafa gideceğinizi şaşırıyorsunuz.

O güne özel miydi bilmiyorum? Medine girişindeki turistik dükkanları geçince çoğu konutların olduğu dar sokaklar pazar yeri haline dönüştü. 2 kişi bile yan yana yürüyemediğimiz darlıktaki sokaklarda alıcılar, satıcılar, çocuklar ve biz turistlerin yanı sıra kafeslerdeki canlı tavuklar, sokağın ortasında temizlenirken yere atılan balık artıklarını yiyen kediler. Ve bolca tüketildiğini düşündüğüm her yerde satılan salyangozlar! Fazla bakmamaya çalıştığım salyangozlar, iri kocaman kırmızı patates ve en az o büyüklükte satılan soğanlar pazardaki değişikliklerdi benim için. Öte yandan rengarenk giyinen Faslılarla, bizim pazarlarda da görebildiğimiz renkli sebze ve meyveler de bir cümbüş oluşturmuştu. Ha bir de damak tadında yenilikleri deneyen ama pek sevmeyen ben tropikal bir meyve olan kaktüs meyvesini denedim ve hoşlandım.

Ama şimdi düşününce akılda kalan o pazardaki yiyeceklerden çok insanlardaki umutsuz bakışlar, fakirlik, karmaşıklık ve pislikti. Bize göre daha esmer tenleri, önce genetik olduğunu düşündüğüm diş problemleri ve zengin fakir, kadın erkek herkesin giydiği “cellabiye” adı verilen bir üst giysi. Yazın sıcaktan, kışın soğuktan korunmak için giyiyorlar.. Erkeklerinki genelde boyuna çizgili oluyor. Belki de cellabiye giymiş insanların oluşturduğu bu mistik hava bana çok farklı ve çekici geldi, bilmiyorum. Onları gördükçe o eski sokaklarda, fotoğraf çekmek istiyorsunuz ama hiç hoşlanmıyorlar, kızıp tersliyorlar ve yüzlerini saklıyorlar. Bir turist olarak başta bu davranışa kızıyorsunuz ama empati yapınca çok turist alan bir ülke olarak her an birilerinin sizi bir obje, bir model gibi görmesi gerçekten rahatsız edici. O yüzden bazıları izin alarak, bazıları da para karşılığında fotoğraf çekmeye izin veriyorlar.

 Ama ülke genelinde Faslılarla sohbet edince Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde çok iyi davranıyorlar. Hemen “Gardaş, Galatasaray, İstanbul ve Hasan Şaş” diyorlar! Bir butikçi olarak dikkatimi çeken başka bir şey de bu medinelerde yaşayan, yoksul Faslı kadınların ellerinde gördüğüm Lc Waikiki markasına ait poşetler. Ülkemizdeki gibi bu marka oldukça populer sanırım. Müslüman olduğumuz ve bir de bizim dizileri çok izledikleri için olsa gerek, bizi diğer turistlere göre daha yakın buluyorlar kendilerine !!! Gezdiğimiz tüm büyük şehirlerin medinelerindeki medreselerin çokluğu, yolumuz üzerindeki tüm köy ve kasabalardaki okullar aslında geçmişten bugüne eğitime önem verildiğini gösteriyor. Örneğin, Tinghir vadisinde öğle yemeği molasında, restoranta komşu bahçede 5-6 yaşlarındaki 2 çocuğuna sabırla ders çalıştıran genç baba, hepimizin dikkatini çekmişti. 1.sınıfta arapça, 2. sınıftan itibaren de fransızca eğitim alıyorlar. Yani her yetişkin Fas vatandaşı bizden bir fazla ayrıcalığa sahip.. 2 dili ana dili olarak kullanıyorlar. 1956 yılında bağımsızlıklarına kavuşmalarına rağmen, yıllarca Fransız sömürgesi oldukları için Fransızcayı fazla benimsemişler anlaşılan. Ayrıca gezi boyunca iletişim kurduğumuz tabi ki turizm sektöründe çalışan şoför, garson, deveci, vb. ve çarşılardaki tüm satıcılar ilave olarak benden daha iyi ingilizce konuşuyorlardı.

Medine sokaklarından çıkıp şehrin başka bir yüzünü görmeye gidiyoruz. Okyanus şehri olan Kasablanka aynı zaman da ülkenin ticaret merkezi olarak kabul edilebilirmiş. Medineden çıkıp denize doğru yürüdükçe şehir şekil değiştiriyor.

Karşınıza modern, temiz, lüks arabaların yanınızdan geçtiği, uzun renk renk tramvayların dolandığı bir kent. Ve önce minaresini gördüğünüz görkemli Hassan II Cami. Büyük, çok büyük bir cami. Şehrin her ayrı köşesinden gözüküyordur minaresi eminim. Unutmadan Fas’ta camilerin minareleri bizimkiler gibi yuvarlak değil. Kare yapılıyor. İlk günlerde köylerde, kasabalarda bazen bir caminin, cami olduğunu anlayamıyordum. Dıştan bir toprak ev çatısız.. Ve kare şeklinde küçük bir minare.!!

Hassan II. Camisi’nin mimarisi, işçiliği, çinileri kısacası içi dışı her yeri gerçekten çok güzel. Okyanusun dalgaları caminin bahçe duvarlarına çarpıyor. 80 bin kişilik ibadet alanı olan caminin müzesini, bahçesini gezerken yoruluyorsunuz.. Saçımızı örtmemize rağmen anlamsızca bayan güvenlikler tarafından müslüman mıyız? diye sorgulanıyoruz. Namaz saati olduğu için belki ama yaşlı birinin merdivenleri çıkıp namaz kılması ne kadar zor olur diye düşündüm. Ayrıca ezanda bizdekilerden çok değişik okunuyor. Kaldığımız otellerden birinde sabah ezanı korkuyla uyanmama neden olmuştu. Resmen korkmuştum. Hocanın sesi aniden bir çığlık şeklinde sanki bağırıyor ve anında ses kısılıp gidiyor. Alışık olduğumuz melodiden çok farklı, komik sanki. Ezanı okurken acı çektiğini sanıyorsunuz. Artık deneyimli bir gezgin olarak cami ziyaretlerini düşünerek yanımda galoş götürmeyi de ihmal etmedim. Camiyi görüp gezerken, Fas’a gidişte ve dönüşte kullandığımız yeni İstanbul Havalimanı’nın büyüklüğü, lüksü, gösterişi aklıma geldi. “Biz aslında bu kadar zengin bir ülke miyiz?” diye düşünmüştüm. Kasablanka’yı da gezerken medinede görüntüler açlık, sefalet, zavallılık aklınıza geliyor. Acaba o camiye harcanan paralarla kaç fabrika yapılırdı, kaç kişi o fabrikalarda çalışırdı? diye düşündüm. Uçakta yanımda oturan Faslı genç kızla yaptığımız sohbette bundan söz ettim. Bana dedi ki : ” Faslılar o camiyle gurur duyuyor, kimsenin aklına gelmez o şekilde düşünmek”. Yani araplar ve berberilerden oluşan Faslılarla ortak bir özelliğimiz var. Aç kalabiliriz, insan gibi yaşamıyor olabiliriz ama kendi kullanmadığımız saraylar, camiler, köprülerle gurur duyarız.

Hassan II Cami’den sonra kilometrelerce bir plaj başlıyor. Maalesef yanımızda mayo götürmüş olsak da, 15-20 C hava şartları nedeniyle hiç birimiz buna cesaret edemedik. Ama okyanus dalgalarını, plajda soğuk havaya rağmen denizin içinde futbol oynayan gençleri ki çok fazlaydılar, müşteri bekleyen develeri gün batımında izlemek çok keyifliydi. Daha sonraları her köyde, kasabada toprak sahalarda hep futbol oynayan çocuklar, gençler görmeye devam ettik.  Fas’ta  futbolun çok önemli olduğunu düşünmeme neden oldu bu.

Şehrin öteki yüzü yani okyanus manzaralı lüks villalar, oteller, geniş caddeler ve unutmadan ışık yoksa caddeye adımınızı atıp elinizle dur dediğinizde, durup size yol veren arabalar !!! Araya bir not. Şehir merkezlerinde yoğun trafikte bile korna çalmıyorlar. Trafik sessiz. Fransızlardan etkilenmişler belli. Bize göre bu konuda daha çağdaş bir görüntü sergiliyorlar.

Fas’la ilk tanıştığımız Kasablanka’yı 2. günün sabahında arkamızda bırakarak, biz 12 kadın ve genç rehberimiz Yiğit, şoförümüz Sait’in küçük minibüsüyle Mavişehir yani Şafşavan’a doğru yola çıkıyoruz.  Şafşavan’a giderken dağlar tepeler ormanlardan geçtik. Yağmurlar yağdı. Bir Afrika ülkesine, çöle, kızgın güneşe gidiyoruz modundaki gezgin yol arkadaşlarım genelde üşüdüler bu gezide. Ben her türlü hava durumuna kısmen daha hazırlıklıydım. Sonunda yerel rehberimiz berberi kökenli Amine’nin bizi beklediği 600 metre rakımlı, sırtını bir dağa dayamış, çok soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen sıcacık renkleriyle içimizi ısıtan mavişehire ulaştık.

Öyle maviydi ki Şafşavan, o yağışlı, gri hava da bile rengarenk gözüküyordu. Bir kale kapısından girdiğiniz sokaklarda yukarı, daha yukarı çıktıkça, sağa sola saptıkça, o mavinin içinde satıcıların renkli eşarpları, çölde dokunmuş kilimler, bapuç dedikleri rengarenk süslü terlikler sizi şaşkına çeviriyor. Hangi kareyi çekeceğinizi, hangi sokakta fotoğraf çektireceğinizi şaşırıyorsunuz.

 Neden mavişehir diye sorduğunuzda birkaç hikaye anlatıyor rehber ama sadece turistik olsa gerek diye düşünüyoruz. Üstelik denize bu kadar uzak olmasına rağmen maviyi ve beyazı iyi kullanmışlar, kutlamak gerek. Tamamen Şafşavan’da olduğumuzu hissettiğimiz otelimize gitmeden önce Tajin adlı güveç kabından adını alan yemeklerinden yedik. Ben çok acıkmıştım, Orada ve sonrasında tüm gezi boyunca yiyeceğimiz gibi etli veya tavuklu tajin ve beyaz olarak pişirilen bulgurdan yapılan kuskus ve Harira adlı çorbaları (Her yerde hep aynı çorba vardı sanki, hepsini çok beğenmiştik.

Yine çok erken saatlerde Şafşavan’daki çinili otelimizden ayrılarak Fes şehrine doğru yola çıkıyoruz. 5 saatlik yolculukta küçük köy ve kasabaları, her tür bitki örtüsünü, dağlarını, ovalarını, ormanlarını görmemizi sağlarken Fes’teki yerel rehberimiz Muhammed’in söylediğine göre Fas’ın kültür ve sanat başkenti diye anılan ve mutlaka görülmesi gereken Fes şehrine ulaşıyoruz.

Yeni ve eski şehirleriyle oldukça büyük bir kent. Kapalı çarşıyı hissettiren üzeri kafesle kapatılmış, insana yüzlerce, binlerce sokak hissini veren çarşısı özellikle bir kadın için vazgeçilemeyecek güzellikte. Fas’ın tüm şehirlerindeki gibi renkli, çok renkli her şey. Fazla alışverişi sevmeyen ben, gezgin arkadaşlarımı beklemekten perişan oldum Fes çarşılarında. Fes medinesi Kasablanka’ya göre daha temiz, daha düzgün, daha az yıpranmış. Yazın sıcaktan korunmak adına yüksek binaların arasındaki güneş görmez sokaklar yine çok dar. Kaybolmak değil, kaybolmamak zor. Her sokağı, her kapısı ki bunu özellikle belirteyim genel olarak tüm ülkede muhteşem denebilecek binlerce kapı gördük. Müthiş kapılar. 1-2 metre eninde bir sokakta o yükseklikte bir kapı görmeyi beklemiyorsunuz. Hepsi ayrı ayrı güzellikte bir sanat eseri. Evler yaşanır durumda ve ülke geneline göre çok temizdi o sokaklar. Riadlar yani tüm kapıların ortak bir bahçe veya salona açıldığı, üst kattan alt katları görebildiğiniz binaların pek çoğu otel olarak kullanılıyor. Medreseler çalışır durumda. Fes medinasında gezerken etkilenmemek mümkün değil. Her köşesinde geçmişe yolculuk yaparken, hala yaşayan birçok tarihi medrese, cami, mescitlerin olduğu Fes gerçekten insanda okumuş yazmış, geçmişi olan ve koruyan bir şehir imajı veriyor. O sokaklardan birbirine geçerken rehberimiz bizi tabakhanelerin olduğu bölüme götürüyor. Kapıdan girerken küçük bir eve ya da kafeye girdiğimizi sanmıştım. Deri terlik, çanta, ceketlerin satışa sunulduğu 3-4 katlı bir iş yeri çıktı karşımıza.

Girer girmez elimize taze nane ikram ettiler. Yemek için sandım önce meğer terasa çıktığımızda göreceğimiz manzaranın kötü kokusu yüzünden vermişler. Naneyi koklayarak derilerin işlem gördüğü yüzlerce küçük havuzu ve havuzlarda oldukça kötü şartlarda çalışan işçileri izledik terastan. Farklı bir atmosfer. Yaşamak aslında ne kadar zor cümlesi geçti aklımdan. Keyfim kaçtı. Sonraki sokaklarda eski giysilerin, kumaşların boyandığı dükkânları görünce sanki gerçek değil de bir kurgu olabilir ancak gibi geliyor insana. O sağlıksız şartlarda çalışan küçük çocuklar da vardı. Araba girmeyen o sokaklarda taşımacılık çoğunlukla insan, eşek ve at ile sağlanıyor. Siz yürürken biri arkanızdan bağırıyor, kafanızı çeviriyorsunuz ve bir atın kafasıyla burun buruna geliyorsunuz. Bazen de taşıdığı malların içinde ezilmiş, kaybolmuş yaşlı bir adam içinizi burkuyor. Fakirliği, sefaleti en çok yaşlılarda hissettik sanki.

Seramik, çini işçiliği ve kullanımı oldukça yaygın olan Fes şehrinde büyük bir imalathaneyi gezerek, üretimin tüm aşamalarını canlı olarak izledik. Adını Fas’ın güneybatısında yetişen Argan ağacından alan Argan yağı alışverişi ve çölde kullanacağımız şallarımızı doğrudan dokuma tezgâhlarından alırken yapılan pazarlıklar geziye dair en eğlenceli anlardı. Tüm gezi boyunca farklı şehirlerde ve çarşılarda bir turist olarak yaptığımız alışverişlerden aklımda en çok kalan satıcılarla yaptığımız pazarlıklar. Asla hiçbir şekilde hoşlanmadığım pazarlık usulü Fas genelinde zirve yapmış durumda. Daha en başta rehberimizin uyarısıyla en düşük fiyattan, en yükseğine kadar sorduğunuz her ürünü en az yarı fiyatına alabiliyorsunuz. Baştan kendini ağırdan satan satıcılar almadan çıktığınızda peşinize takılıp, satıncaya kadar indirim yapıyorlar. Bu pazarlık aşaması bazen çok komik, çok eğlenceli olabiliyor. Eğer bir gün yolunuz Fas’a düşerse pazarlık yapmadan asla alışveriş yapmayın derim. Öte yandan gece hayatı ve artık Fes’ten ayrılırken sadece arabanın içinden görebildiğimiz yeni Fes, geniş bulvarları ve parklarıyla diğer yarısından çok farklı bir şehirdi.

Artık Fes’ten ayrılıp Merzouga’ya yani çöle doğru giderken, uzun ve yorucu bir yolculuk olmasına rağmen arabada dinlediğimiz yöresel müzikler, aynı gün içinde sürekli değişen bitki örtüsü ve hava şartları hepimiz için sürprizlerle doluydu. Tüm grupta heyecan gözle görülebiliyordu. Yorucu, uzun, bitmeyecekmiş hissi veren yolculuk Rif dağlarından geçip Merzouga’ya giderken Fas’ın orta Atlas dağlarını, yaylalarını hatta Avrupalıların geldiği turistik kayak merkezlerini görmemize neden oldu. 1874 metre rakıma ulaştığımız yolculukta yaklaşık 2 saat karlar içinde yolculuk yaptık. Çöle giderken hiç kimse kar görmeyi ummuyordu elbette. Dağları, ormanları, karları geride bırakarak çöle yaklaştığımızı değişen bitki örtüsü hatta bitkisizlikten anlayabiliyorsunuz. Sadece toprak oluyor her şey. Toprak rengi köyler, evler, sokaklar, dağlar ve toprak rengi insanlar sanki. Sonra hiç beklemediğiniz bir anda sizi şaşırtan vahalar. Akan bir ırmak. Çevresinde kocaman hurma ağaçları, palmiyeler. Bu ülke aynı zamanda palmiye cenneti diye düşündüm çoğu zaman. Ülkemizde özel olarak park, bahçe ve yollara dikilen, özenle yetiştirdiğimiz bu ağaçlar her yerde kendiliğinden türemiş ve büyümüş Fas’ta. Aynı kökten 2’li ve 3’lü çoğalan palmiyeler bizdekilerden yine farklı olarak çok ince ve uzunlar aynı Fas’lılar gibi. Konuyu dağıtıyorum ama aklıma gelmişken çok şişman Faslı hiç görmedim. Genelde neredeyse tüm yemeklerde şekeri çok yoğun kullanmalarına rağmen kilolu olmamaları hatta zayıf olmaları bana ilginç gelmişti. Özellikle dikkati çeken genel diş sorunlarını da muhtemelen şekerle olan bu dostluklarına borçlular. Bir başka dikkatimi çeken çok az sayıda sigara içen faslı gördüm. Sigara yerine haşhaş kullanımı daha yaygınmış meğer. Ama biz görmedik tabi ki. Sanılanın tersine tüm gezi boyunca EL Fna Meydanı dışında kendimizi hiç güvensiz hissetmedik. Korkulacak, endişe edecek hiçbir şey yoktu. Karayollarında sık sık trafik kontrolleri yapılıyordu. Bunların birinde pasaport kontrolü de yapıldı.

Ve sonunda (500 km) 9 saatlik yolculuk sonrası Sahara Çölü’ne gitmek için develerimizin bizi beklediği Merzouga’ya ulaşıyoruz. Her şey kuralına uygun olmalı. Deve sahipleri önce şallarımızı usulüne uygun bağlamamıza yardım ediyorlar sonrasında da develere binmemize. Develerin üzerinde kalkış ve inişteki heyecanımı, korkumu bir uçağın kalkışına ve inişine benzettim. Hem çok korkuyordum hem de çok heyecanlı. Güneşin batışını arkamıza alarak akşam ezanı eşliğinde tek sıra halinde 13 deve, doğuya hareket ettiğimiz de hava kararmaya başlamıştı. Deveyle bu 2 saatlik yolculuğun çok zor olacağı şeklinde rehberimiz tarafından uyarılmıştık. Doğru söylemişler. İlk 10-15 dakikada daha çöle ulaşmadan hava karardı. Develerimiz çok büyük değildi diye düşünmüştüm görünce. Üzerine binince hiç de öyle gelmiyor. Önümdeki 25-30 cm demire sımsıkı tuttuğunuz elleriniz vücudunuzu taşıyor. Sırtınızı dayayabileceğiniz, ayaklarınızı koyacağınız bir şey yok. Bilekleriniz yorulur da bir an bırakırsanız, devenin kafasından aşağıya önüne düşebilirsiniz. Deve de üzerinize basar, yürür gider. Hava zaten bulutlu olduğu için olsa gerek öyle karardı ki önümdeki devedeki arkadaşımı zor görüyordum. Develer birbirine bağlı ve her 3-4 deveyi geleneksel giysileriyle atmosfere çok yakışan bir adam çekiyor. Bu adamlar aynı zamanda devenin hızını belirlemiş oluyor. Kum tepeleri o karanlıkta kocaman bir hayalet gibi sanki. Bu tepelere çıkış kısmen rahat ama devenin dev adımlarıyla inişte 7-8 şiddetinde bir deprem yaşıyor gibi oluyorsunuz. Kaç tepe çıktık ve indik bilmiyorum ama çölde konaklayacağımız çadır otelimize ulaşmak 2 saat değil de 4 saat gibi geldi. Ve sağ salim develerimizden inmeyi başardık. Gittiğimiz her yerde karşımıza çıkan tavuklu Tajin yemeğimiz kocaman kıl çadırdan oluşmuş kırmızı dekorlu restorantta bizi bekliyordu. Gerçekten çöldeydik. Yürürken ayaklarınız kuma gömülüyordu. Müthiş renkli giysileriyle bize yemek servisi yapan garsonlarımız, yemek sonrası ateş başında birer müzisyene dönüştüler .. Ateş başında, Şili’den, Kostarica’dan, Çin’den dünyalı dostlarla canlı Afrika müzikleri dinlemek hatta araya kendi şarkılarımızdan söylemek gerçekten o yorgunluğa değerdi diye düşünmemize neden oldu. Çöl gece çok soğuk.. Sıkı soğuk. Buna rağmen kumlara uzanıp, dokunacakmışız kadar yakın gözüken milyonlarca yıldızı izlemek hayatta kaç kez olur ki. Çadırda konakladığımız gecenin ardından develerimize binerek dönüşe başladık. Sadece sarı kum tepeleri ve mavi gökyüzü. Her gün orada olsam o tabloda yeşili ya da farklı renkleri görmek ister miydim? bilmiyorum ama uçsuz bucaksız çöl ve gökyüzünün uyumu müthiş güzeldi. 2 saat boyunca çölde develerle bütünleşmiş birer dekor olmuştuk sanki. Kumların üzerinde rüzgarın, çöl akreplerinin ve çöl farelerinin oluşturduğu izler dışında insana dair hiçbir belirti yok. Çöl insana sonsuzluk hissi veriyor. Arada sessizliği biraz yakınımızdan geçen özel motorlar ve jeepler bozuyor. Develer onlardan korkacak ve koşmaya başlayacaklar diye ödüm kopuyor. Harika atmosfere rağmen devenin üzerinde kalmaya çalışmak o kadar zor ki artık yeter diye düşündüğümü de itiraf etmeliyim. Dönüş develerimiz biraz sinirliydi ve grup arkadaşlarımdan biri deveye binerken düştü diğeri de inerken, büyük tehlike atlattılar.

Yolculuğumuzun 6. gününde unutamayacağımız çöl deneyimi ve develerimizi geride bırakarak yola çıktık. O gece için mola vereceğimiz dev bir kayaya sırtını yaslamış, eski ama müthiş manzaralı bir dağ oteline ulaşıncaya kadar. Tarihte önemli bir ticaret yolu olan Tinghir vadisini, Dades geçidini görmüş olduk. Her şeyin yani dağların, yolların, evlerin toprak görüntüsü aniden karşınıza çıkan vahalarla yeşilleniyordu. Yollar dümdüz ve tek şeritti. Yıllar geçse de küçük minibüsteki o uzun yolculuklar hep aklımda kalacak. Tutko vadisi, parmak kayalar derken özellikle de Quarzazate – Marakeş arasında ki yol oldukça stresliydi. 3 saat boyunca daracık tamamen virajlı bir tarafı uçurum bir yoldan gidiyorsunuz. Çok az da olsa karşımıza çıkan o köylerde nasıl yaşanır, hasta olsalar doktora hastaneye nasıl ulaşırlar diye düşünmeden edemedim. Fas gezimizde toplamda 2150 km lik yolculuk yapmışız. Şehir gezilerinde de günlük ortalama 10-15 km yürüdük. Belki çoğu insana yorucu ve sıkıcı gelebilir ama ben her anından çok keyif aldım. Hatta arabada uyuklar gibi olduğumda panik halinde uyandığımı anımsıyorum, bir şeyleri kaçırırım korkusuyla.

Çölden sonra Fas’a dair en merak ettiğim, gitmeden önce bile heyecan uyandıran Fas’ın turizm başkenti olan Marakeş’e ulaşacağımız gün yine çok erken saatte yola çıktık. Programımız ve yolumuz oldukça yoğundu. Ait ben haddou , Quarzazete gezimizi çok hızlı yapmak zorunda kaldık. Çölle ilgili, dünyaca ünlü birçok filmin çekildiği Atlas stüdyoları oldukça ilginç geldi hepimize. Özel rehber eşliğinde fantastik dünyanın PRINCE OF PERSIA, TAXI 5, TRANSPORTEUR, CLEOPATRA, GLADIATOR vb. birçok filmin çekildiği stüdyo gezisinde Kleopatra’nın koltuklarında oturduk, aksiyon filmlerinin sürekli patlatılan arabalarına, uçaklarına dokunduk, gerçekmiş gibi gözüken surlar içinde kalelere, saraylara girdik. Büyük film şirketleri  tarihi filmlerde ucuz figüran oyuncu iş gücü sağlanabildiği ve Fas kısmen daha ucuz olduğu için bu stüdyoları kullanıyorlarmış.

Atlas stüdyolarından sonraki ziyaretimiz bir berberi köyü. Ait Ben haddou .. Fas’ın asıl sahipleri olan berberiler yıllar içinde Araplardan etkilenerek Müslüman olmuşlar. Kendilerine has kültürleri, bakış açıları onları daha yakın hissetmeme neden oldu. Uçakta tanıştığım Fas’lı genç kız babasının berberi olduğunu ve dolayısıyla berberi olduğu için kendisini ayrıcalıklı hissettiğini söylemişti. Özel geleneksel kostümüyle yerel rehberimiz Muhammed o kadar yakışıklı ve karizmatikti ki köyün sokaklarında gezerken manzaradan çok rehberimizin fotolarını çektik hepimiz. Bu arada Kralın adı olduğu için mi yoksa peygamberimiz nedeniyle bilmem ama Fas’ta bize eşlik eden 3 ayrı erkek rehberimizin adı Muhammed idi. Ait Ben haddou, Sahara ve Marakeş yolu üzerinde olduğu için turistlerin uğrak yeri. Nehrin diğer yakasına yeniden inşa edilen kısımda yaşıyor köylüler. Ziyaret ettiğimiz köyde sadece 4 aile yaşıyormuş. Tamamen çıplak bir tepeye kurulmuş. Yine dar, sürekli yukarı doğru çıkan yoldaki tüm eski evler şimdilerde turistik dükkanlar olmuş. Kıvrıla kıvrıla köyün zirvesine ulaşıp yukarıdan nehri ve tüm çevreyi izleyebiliyorsunuz. Yerdeki taşlardan toplayıp büyükten küçüğe üst üste diziyorlar gelenler. Meğer dilek dilemek içinmiş. Ne kadar çok taşı üst üste koyabilirseniz daha çok tutarmış sözüm ona!!

Rehberimizle vedalaştığımızda akşam üzeriydi. Daha önce söz ettiğim dar, sürekli virajlı yolun ıssızlığı insanı ürkütüyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi sanki ..Kızıl dağlar, terk edilmişlik hissi veren az sayıdaki kızıl köylerden geçerken gün batımını izliyoruz.. Herkes çok güzel fotoğraflar çekti bu yolculukta. Yol boyunca izlediğimiz coğrafya kızıl şehir denilen Marakeş’e gittiğimizi fark ettiriyor. 1 saatten fazla süren bu stresli yol, bu kez de çok kalabalık ama yine dar bir yolla birleşiyor. Hava kararmıştı ve çevredeki dağlardan kum-çakıl taşıyan yüzlerce kamyonun peşine takıldık. Tek şeritli ve bu kadar yoğun trafikte sağ olsun şoförümüz Sait bizi sağ salim Marakeş’e ulaştırdı. JAmaa El Fna meydanına çok yakın medinadaki otelimize tabi ki araçla gitmek imkansız. Çünkü otelimiz o daracık sokaklardan birindeki riadlardan biri. Valizlerimizi bir taşıyıcının arabasına yüklüyoruz. Rehberimiz önde tek sıra halinde biz arkada otelimize ulaşıyoruz.

Güne Bahia Sarayı ve Palais Badia’yı gezerek başladık. Özellikle Bahia sarayı 19.yy sonlarında inşa edilmiş ve tam bir Fas İslam mimarisi özelliği taşıyor. Çok iyi korunmuş. Çinilerin ve ahşap işçiliğinin uyumu çok zevkli. Saray gezilerinden sonra Jarden Majorelle yani Majorel Bahçesi’ne gidiyoruz. 1919 yılında ismini taşıyan bir ressam tarafından dünyanın her yerinden topladığı bitkilerden oluşturduğu bu bahçe ölümünden sonra Fransız modacı Yves Saint Laurent’e satılmış. Tam bir peyzaj harikası. Yüzlerce tropikal egzotik bitkinin ve havuzların çok büyük bir zevkle yerleştirildiği bahçe inanılmaz güzel. Berberileri anlatan bir müze de var içinde. Öyle kalabalıktı ki fotoğraf çekmekte zorlandık. Yağmurda o bahçeyi ve renkleri görmekte çok güzeldi. Bir gün yolunuz Marekeş’e düşerse mutlaka zaman ayırmalısınız Majorelle Bahçesi’ne.

Marakeş adı dünyada sanki Fas’ın önüne geçmiş gibi bence. Fas denince herkesin aklına önce Marakeş geliyor. Marakeş tam bir keşmekeş demek geldi içimden. Jamaa EL fna meydanına Kıyamet meydanı, Sonsuzluk Meydanı, Fenalıklar Meydanı da deniyor ve içinde her şeyi barındırıyor. Dev bir meydana çıkan onlarca sokak var. Bu sokaklar bir şekilde birbirine bağlanıyor. Aklınıza gelen her şey yüzlerce binlerce dükkan tarafından satılıyor bu sokaklarda. Ve satılan her şey çok renkli. Sokaklardan birinin girişinde sağlı sollu duvarlarda yüzlerce belki de binlerce krala ait fotolar sergileniyor. Toprakla iç içe yaşayan, yani toprak yolların, toprak dağların, toprak evlerin sahipleri olan Faslılar giysilerinde o kadar renkliler ki aslında. Belki tek bu yüzden renkli giyinmeyi seven biri olarak, Faslıları bu konuda çok yakın buldum kendime. Kargaşa, gürültü, müzik sesleri, yılan gösterileri, maymunlar, dilenciler, göstericiler her şey gerçek üstü sanki. Bir bakıyorsunuz dört nala bir atlı araba kalabalığın arasına koşarak dalıyor. Rehberimiz tarafından çok dikkatli olmamız, birbirimizden ayrılmamamız, telefonları ortaya çıkarmamamız yönünde uyarıldığımız için dolaşırken şaşkın, ürkek bir görüntü sergiliyoruz. Ne tarafa bakacağımızı şaşırıyoruz. O kalabalıkta her yerde ayrı bir aksiyon var. Üstelik günün her saatinde. Hep canlı. Hatta gece çok daha hareketli, 01.30 da bile ışıl ışıldı. O saatte, o kadar kalabalık hiç beklemiyordum. Müzik yapanlar, dans edenler, dövmeciler, yılan oynatıcıların yanı sıra, taze meyve suyu satıcıları, hurma satıcıları dahil birçok gıda maddesini de alabileceğiniz rengarenk sergiler, büfeler. İzlediğiniz ya da fotoğraf çekmek istediğiniz her gösteri için para istiyorlar sizden. Özellikle yılan sahiplerinden korktum ben. Fotoğraf çekerseniz eğer sanki her yerde gözleri var anında birkaç kişi etrafınızı sarıyorlar. Verdiğiniz her parayı da beğenmiyorlar. Parada anlaşamazsanız fotoğrafı sildirinceye kadar bırakmıyorlar peşinizi. Meydanı çevreleyen kafeler, restorantlardan birine oturup izlemek çok zevkli. Her milletten insan var sanki orada. Marakeş’te kaldığımız iki gecede çok hoş mekanlarda akşam yemeği yedik. Özellikle El Fna Meydanı’ndaki Le Marakesh Restoran’ın konumu, dekorasyonu, yemekleri, dansözlü eğlencesi Fasla veda gecemizi unutulmaz kıldı.

Gezimizin 10.gününde sabah çok erken saatlerde Marakeş’ten ayrılarak İstanbul’a gitmek için uçağımızın bizi beklediği Kasablanka’ya doğru yola çıktık. Fas gezimi tesadüfen uçakta yanımda oturan, mükemmel Türkçe konuşan 27 yaşındaki Khawla’nın sayesinde harika bir sohbetle tamamlamış oldum. Güler yüzü ve tatlı sohbetiyle Fas’a dair aklımda kalan tüm sorularıma bıkmadan cevap verdi. Özellikle gerçek halktan birileriyle sohbet edebilme şansınız olduysa, o ülkeyi, kültürünü daha iyi anlayabiliyorsunuz. Çölde bize göz kırpan milyonlarca yıldızı, dünyanın farklı ülkelerinde, farklı güzel insanlarla da birlikte izleyebilmek umuduyla vedalaştık yol arkadaşlarımızla. Çölde Afrika müziklerinde eğlenirken, berberi ve arap ev sahiplerimizle birlikte bağırıyorduk “Afrikaaaa, Tajin, Kuskus !!”

Serpil Özben 2020

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.