İtalya Gezisi

Yaz tatilimizin bir kısmını gezerek değerlendirmek için kışın İtalya turumuzu ayarlamıştık. Pegasus Hava Yolları’nın özel seferi ile saat 00.05’de Adnan Menderes havalimanından hareket ettik. İtalya yerel saati 03.30’du ve biz Milano’daki Bergamo havalimanına iniş yaptık. Havalimanı oldukça küçüktü. Kısa süren pasaport işlemlerimizin ardından valizlerimizi alıp bir hafta boyunca bize eşlik edecek otobüsümüze yerleştik ve otelimize doğru kısa bir yolculuk yaptık. Otele giriş yaptığımızda bir hayli yorgun ve uykusuzduk. Bir sonraki gün ise sabah 08.00’de gezimize başlayacaktık.

Sabah kahvaltısının ardından -ki kahvaltıların genel olarak tatlı şeyler (kek, kurabiye vb.), kuruvasan ve kahveden ibaret olduğunu söylemeliyim- yola çıktık. Milona turumuz ilk olarak dünyanın en ünlü opera binalarından biri olan La Scala ile başladı. 2.030 kişilik kapasitesiyle oldukça büyük bir binaydı. Sadece dışarıdan gördüğümüz opera binasını arkamızda bırakıp Da Vinci heykeline yöneldik.

La Galleria’nın girişinde bulunan bu heykel küçük bir meydana ev sahipliği yapıyor. İtalyanlar için önemli olan bu ressamın en ünlü eserlerinden biri Dominiken Santa Maria della Gracia kilisesinde yer alan Son Akşam Yemeği’dir. Galleria Vittorio Emanuele II’nin kuzey kapısının çıkışında bulunan bu heykelin yanında ayrılıp Galleria’ya giriyoruz.

İtalya’nın en ünlü markalarının bulunduğu bu yapı haç şeklinde tasarlanmış ve dört adet giriş-çıkış kapısı var. Dünya’nın en eski ticaret merkezlerinden biri olan yapı, İtalya’nın birleşmesini kutlamak için İtalya’nın ilk kralı olarak adlandırılan Galleria Vittorio Emanuele II’ye atfen 1865 ve 1867 arasında Neo-Rönesans tarzında inşa edilmiş. Mimarı Giuseppe Mengoni. 50 m yüksekliğindeki galeri, Milano’nun Dünya’nın ekonomik ve kültürel merkezi olduğunu göstermek amacıyla 4 koridorlu (Afrika, Amerika, Asya ve Avrupa) olarak inşa edilmiş. 4 koridorunun kesiştiği noktada, cam kubbenin tam altında; İtalya Krallığı’nın 3 başkenti olan Torino , Floransa ve Roma ile  Milano’nun armalarını gösteren 4 mozaik bölüm var. Bu mozaiklerden en ünlüsü Torino’ya ait olan boğa figürlü mozaik . Buraya ait bir de efsane mevcut. Bereket getireceğine inananlar topuklarını bu boğanın üzerine koyup kendi etraflarında 3 kere dönmeye çalışıyorlar. Galleria’nın bir de terası bulunmakta. Dilerseniz buraya belli bir ücret karşılığı çıkıp mükemmel fotoğraflar çekebilirsiniz.

Galleria’nın güney kapısından çıkıp Duomo Katedraline ilerledik. Dünyanın en çok heykelli binası olan bu ihtişamlı katedral hakkında birkaç bilgi vermek isterim. İnşaatı 519 yıl süren bu Katedral Avrupa’nın en büyük dördüncü, dünyanın ise en büyük beşinci katedralidir. Gotik mimari ile yapılmıştır. (Gotik mimari Orta Çağ’ın ortalarından sonuna kadarki süreçte yaygın olarak uygulanmış bir mimari stilidir. Romanesk mimarinin gelişmesiyle ortaya çıkmış, zamanla yerini Rönesans mimarisine bırakmıştır. Alametifarikaları arasında kaburgalı tonozlar, sivri kemerler ve uçan payandalar bulunur.)

Katedralin üst noktasında bir yerde (Sunağın üstündeki kemerli kısımda) kırmızı ampulün olduğu bir nokta bulunuyor. Bu, İsa’nın çarmıha gerilmesinin çivilerinden birinin yerleştirildiği iddia edilen yeri gösterir.

Katedral önünde güvercinler ve yağan yağmur eşliğinde fotoğraflarımızı çekinip Floransa’ya sürecek üç buçuk saatlik yolculuğumuzu yapmak üzere otobüsümüze bindik. Yer yer uyuyarak yer yer güzel manzaraları izleyerek yolculuğumuzu tamamladık.

Rönesans’ın başkenti, aynı zamanda Pinokyo’nun memleketi olan bu şirin şehrin kalbine doğru yürüdüğümüzde ilk gördüğümüz şey portakal rengi kubbesiyle dikkat çeken Santa Maria Del Fiore Katedrali idi.

Bu Katedral 1296- 1436 yılları arasında inşa edilmiş olup, Floransa’nın her noktasından görülebilecek kadar ihtişamlı bir yapı. Bu yapıya özel yapılan kubbeyi Floransalı mimar Filippo Brunelleschi yapmıştır. Katedrale aynı zamanda Duomo adı verilmesinin sebebi yapılış tekniği ve boyutudur. Katedralin mermerleri yeşil, beyaz ve pembe renkli Neo-Gotik tarzda adeta bir dantel gibi işlenmiştir. Katedral ve Giotto Çan Kulesi Unesco tarafından 1982 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Floransa Katedrali’ni görmeye gelen ziyaretçiler katedralin ön kapısının tam karşısındaki San Giovanni Vaftizhanesi’ni de ziyaret etmelidirler.

Vaftizhanenin kapılarına baktığımızda oldukça büyülendik! Cennetin Kapıları olarak adlandırılan bronz kapılar oldukça büyüleyiciydi. 

Kapıların orijinalleri  Museo dell’ Opera del Duomo’da sergileniyor, binadaki kapılar kopyaları. Bu kapılar, Floransa’nın kara ölüm denilen vebadan kurtulması şerefine Heykeltraş Lorenzo Ghiberti tarafından yirmi yılda yapılmış. On panodan oluşan kapıların her panosuna İncil’de anlatılan hikayeler işlenmiş. Gözlerimizi zar zor kapılardan alıp Rönesans’ın izlerini taşıyan kentin en etkileyici meydanı Piazza della Signaria yani Senyörler Meydanına yürüdük. Heykellerin çoğu bu meydanda yer alıyor. Heykeller içerisinde en ünlüsü Michelangelo’nun Davud heykeli. Gerçek insan anatomisine en yakın şekilde yapılmış bu heykel elbette replika.

400 yıl boyunca burada yer alan heykel, daha sonra Floransa Güzel Sanatlar Akademisi Galerisine götürülmüş. Başınızı biraz sola çevirdiğinizde ise yılan başlı Medusayı elinde tutan Perseus heykelini göreceksiniz. Kentin eski sarayı Palazzo Vecchio, Loggia dei Lanzi, Neptün Çeşmesi(Poseidon ve deniz kızlarının işlendiği çeşme) meydanda yer alan diğer heykeller. Bir yanda Palazzo Vecchio yani Eski saray, Medicilerin ilk sarayı, bir yanda heykellerden oluşan açık hava müzesi… Burada bir kafede oturup uzunca bir zaman geçirmenizi tavsiye ederim. Ponte Vecchio ise günümüzün son durağı idi. Floransa Arno nehri tarafından bölünmüş bir şehir ve iki yakayı birbirine bağlayan en ünlü köprü Ponte Vecchio. Üzerinde alışveriş yapabileceğiniz mağazalar bulunmakta. Bu köprüde keyifle yürüyebilir ve sevdiklerinize mücevher ve hediyelik eşyalar satın alabilirsiniz.

Floransa gezimiz ardından otelimize geçtik.

Otelde kahvaltımızı yapıp Mega Toscana turu için yola çıktık.  İlk durağımız Pisa kulesiydi. Sağlı sollu hediyelik eşya satan dükkanların arasından yürüdük ve Pisa kulesinin bulunduğu Mucizeler Meydanı’na geldik. Pisa, aynı meydanda bulunan Piazza del Duomo için ilk olarak bir çan kulesi formunda tasarlanmış. 11. yüzyılda yapılmaya başlanmış. Eğimli bir arazi üzerine inşa edilen Pisa Kulesi’nin ilk mimarı ne yazık ki bilinmiyor. Romanesk bir tarzda tamamı mermerden tasarlanan yapı üçüncü katının tamamlamasından sonra yavaş yavaş eğilmeye başladı. Kulenin bu eğilimi temelindeki yumuşak zeminin çökmesinden kaynaklanıyordu. Her yıl 0,7 cm eğilen kule günümüzde yaklaşık 5,5 derecelik bir eğime sahip. 56 metre yüksekliğindedir ve en üst katına 294 katlı merdivenle ulaşılabilir.

Daha sonra inşa edilen üst kat, eğilme açısını azaltmak için zemine dik yapılmıştır. Bu nedenledir ki, iki taraftaki basamak sayısı birbirine eşit değildir.  Pisa kulesiyle meşhur pozlarımızı çekinip hediyelik eşyalarımızı almak için dükkanlardan birine ilerledik. Buradaki esnafların hemen hemen hepsi Türkçeyi çat pat konuşuyordu ve dükkanlarına “Sibel Can da buradan aldı 5£ borcu kaldı.” “İzmir’in dağlarında çiçekler açar.” gibi pankartlar asılıydı. Ayrıca pazarlığa da oldukça açıklar. Buradan hediyelik eşyalarımızı alıp otobüsümüze ilerledik ve San Gimignano’ya doğru yola çıktık.

Toskana’nın en güzel kasabalarından biri olan San Gimignano, Orta Çağ’ın Manhattan’ı olarak anılıyor. Bir sürü kuleye sahip, şaraplarıyla ünlü, daracık sokakları, taş evleriyle insanın hoşuna giden bir kasaba. Daha şehre yaklaşmadan gördüğünüz taş kuleler bile hoşunuza gidiyor.

Bir Orta çağ filmi çekilse bence ilk akla gelecek yer burası olmalı, zira yapılar bozulmamış.  Siena iline bağlı bu kasabada saatlerce sıkılmadan vakit geçirebilirsiniz.  Bu yer tamamen turistlere terk edilmiş, yaşam ölmüş durumda diyebiliriz. Ayrıca “biz dünyanın en iyi dondurmacısıyız” ve “biz onlardan daha iyiyiz” dondurmacılarından kocaman bir dondurma alin, çeşmenin oraya gidin yarısını orda; diğer yarısını manzara noktasında güvercinlerle uçsuz Toskana yeşilliğine karşı izleyerek yiyin. Dondurmalar gerçekten harika. Eklemeden geçmeyelim, bir ihtimal İtalya’da ve belki de bütün Akdeniz’de üretilen en güzel beyaz şaraplar burada olabilir. Şirince’deki gibi tattırmıyorlar lakin almadan geçmeyin derim.

Buradan ayrılıp bir saat uzaklıktaki İtalya’nın bir başka orta çağ şehrine, Siena’ya doğru yola çıkıyoruz. Üç tepe üzerine kurulu Siena, Toskana bölgesinin kalbi sayılır. Siena, harika şekilde korunmuş tarihi dokusu nedeniyle ziyaretçilerine bir zaman yolculuğuna çıkma imkânı sunuyor. Hatta bu özelliği sayesinde UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. İlk bakışta kahverengimsi kızıl taş evleriyle dikkat çeken Siena, parke döşeli uzun ve dar sokaklara sahip. Bu sokakları gezdiğinizde bir labirentte dolaşıyormuş hissini yaşayacaksınız. Kentin her noktasında orta çağ mimarisinin izlerini göreceksiniz. Uzun ve dar sokakların her biri ‘Piazza del Campo Meydanına çıkıyor.

Ayrıca, çok özel bir etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. 1800’lü yılların başından beri bu antik şehirde mahalleler arası at yarışları düzenleniyor. “Palio” adı verilen at yarışları 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde düzenleniyor. Şehirde yaşayanlar bu yarışlara çok fazla önem veriyor. Trampetle mahalleleri gezip meydana geliyorlar. İlk sırada çocuklar, ikinci sırada gençler ve en son olarak yaşlılar trampetleriyle geziyor ve broşürler dağıtıyor. Bu aktivitenin bir parçasına bile dahil olduğumuz için oldukça şanslıydık. Sadece bu yarışları izlemek için bile turistler şehre akın ediyor. Yarışlar mahalleler arasında geçiyor. Her mahallenin flamasında da bir hayvan figürü var. Timsahtan, tırtıla, aslana, yılana, salyangoza kadar her mahalle bir hayvan figürü seçmiş. Aralarında gerçekten tatlı bir rekabet mevcut. Rehberin söylediğine göre ise uzun süre kazanamayan mahalle diğer mahalleler arasında dalga konusu oluyormuş. 🙂

Siena’dan ayrılıp otelimize geçtik Ertesi gün 3 saatlik kısa bir yolculuğun ardından ilk durağımız Vatikan’dı. Bizi en çok şaşırtan şey Vatikan ile Roma arasındaki bariyerlerdi. Bu bariyerler Roma ile Vatikan arasında bir sınır oluşturuyor. Roma ile bu kadar iç içe olması aslında güzel. Çünkü dolaşırken ne zaman Vatikan’da ne zaman Roma’da olduğunuzu şaşırabiliyorsunuz.

Arazisinin yarısı Ortaçağ’dan bu yana bozulmadan korunan bahçelerle kaplı olan Vatikan kiliseler, tarihi yapılar, müzeler ve bunları dolduran sayısız resim, heykel gibi eserle dolu.

Vatikan içerisindeki en popüler ve de en çok ziyaret edilen yer St. Pietro Bazilikası. Kubbesi Michelangelo, iç dekorasyonu Bernini ve yapının kendisi Rönesans ve Barok Dönemi’nin en önemli mimarları tarafından tasarlanan kilise Aziz Petrus’un mezarının bulunduğu yerde, daha önceki bazilikanın üzerine 1506 yılında inşa edilmeye başlanmış ve yapımı yüz yıldan fazla sürmüş. Bugün ise Katolikler için bir hac noktası. 11 şapel, 45 altardan oluşan ve resim, heykel başta olmak üzere sayısız sanat eserine ev sahipliği yapmakta. Vatikan’ın dışında şort, dekolte vb. kıyafetlerle gezebilseniz de buraya girmek için kurallara uymak zorundasınız. Ayrıca çok yoğun bir kuyruk beklemek zorunda kalabilirsiniz çünkü içeriye alımlar yapılırken X-ray cihazlarından geçip aranıyorsunuz. İçeride görmeniz gereken en önemli eser ise Michelangelo’nun yaptığı Pietra heykeli. Michelangelo bu heykeli 25 yaşında yapmış. Çarmıhtan indirilen İsa’yı Meryem’in kucağında tasvir etmiş.

Aziz Petrus Meydanı, Vatikan devleti ve şehrinde yer alan, aynı zamanda devletin en ünlü meydanıdır. Aziz Petrus Meydanı her yıl binlerce Katolik’in ibadet için geldikleri Aziz Petrus Bazilikası’nın önünde geniş bir alan üzerinde yer alır. Vatikan dünyanın en küçük ülkesi olmasına karşın Aziz Petrus Meydanı dünyanın en büyük meydanlarından biri.

Burada, McDonalds, yemek için ideal bir yer. Vatikan’a girmeden hemen sağınızda birkaç lokanta bulunuyor lakin hem fiyat olarak hem de zaman olarak McDonalds’ı tercih edebilirsiniz. Oldukça kalabalık olduğunu belirtmekte fayda var.

Buradaki gezimiz ardından Roma’nın dev arenası Kolezyum’a gidiyoruz. Görür görmez büyüleneceğiniz bu yapı temelde bir arkeolojik kalıntı.

Bazı bölümleri yıpranmış ve deforme olmuş ama yine de eski zamanlardan kalma duyguları size yansıtabiliyor. Bağıran seyircileri, gladyatörlerin dövüşlerini, saldıran yırtıcı ve vahşi hayvanları zihninizde canlandırmanız hiç de zor olmuyor. Sadece bunlar değil, bu arenada tiyatro gösterileri, idamlar, bazı zamanlar da kutlamalar yapılmış. Sanırım Roma denince akla gelen ilk şey olabilir.  Şimdi kısaca Kolezyum hakkında bilgi vereyim.

Flavius Hanedanlığı‘nın ilk krallarından İmparator Vespasian tarafından M.S. 72 yılında yapımı başlatılan Kolezyum aslında İmparator Neron’un halkın çok tepkisini çeken, bir görgüsüzlük örneği konutunun yerine inşa edilmiş. Yapımı sadece 8 yıl süren arenanın açılışı ise Vespasian’ın oğlu Titus’a kısmet olmuş.

100 gün süren kutlamalarla ve çoğunlukla gladyatör dövüşleri, vahşi hayvan kavgaları ile açılan amfitiyatro ardından 5 yüzyıl kadar süren en ihtişamlı dönemi yaşanmış. Bu sürede arenada gladyatör dövüşleri, tiyatro gösterileri, kutlamalar gibi çeşitli sosyal olaylar düzenlenmiş.

Amfitiyatronun M.S. 230 yılında bir restorasyon geçirdiği de biliniyor. M.S. 5. YY’da gladyatör dövüşlerinin yasaklanmasıyla birlikte Kolezyum’un Roma halkları sosyal hayatında önemi de bitmiş tabii.

Kolezyum’un içine girmeden dış duvarlarıyla fotoğraflarımızı çekinip hemen dışında yer alan Constantinus Kemeri’ne ilerledik.

Roma’nın ilk Hıristiyan hükümdarı Constantin’in Maxentius’a karşı kazandığı zaferi onurlandırmak için Roma Senatosu tarafından M.S. 312 yılında yaptırılan 21 metre yüksekliğindeki yapı yan yana 3 kemerli girişten oluşuyor. Burada da fotoğraflarımızı çekinip ayrıldık. Belirtmeden geçmek istemiyorum, çok sıcaktı. Mutlaka şapkalarınızı almanızı öneriyorum.

Sıradaki durağımız İspanyol Merdivenleri oluyor.  Francesco De Sanctis tarafından 1717 yılında Roma’nın tam ortasında tasarlanıp inşa edilmiştir. İspanyol Merdivenleri toplamda 138 basamaktan oluşmaktadır. İspanyol Merdivenleri çıkıldığında Trinita Dei Menti adlı farklı mimaride bir kiliseye ulaşıyorsunuz. Merdivenleri indiğinizde ise Piazza Di Spagna (İspanyol Meydanı)’na varıyorsunuz. İspanyol Merdivenleri’nin alt kısmına Roma’nın ünlü çeşmelerinden olan kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia yer almaktadır

Merdivenler, Fransa Kralı himayesinde bulunan Trinita dei Monti Kilisesi ile İspanyol Meydanı’nı birbirine bağlamak amacıyla inşa edilmiştir ve Fransız diplomat Etreene Guaffier’in bıraktığı miras ile finanse edilerek yaptırılmıştır. Şehrin en ünlü alışveriş caddesi olan Via Condotti de merdivenlerin hemen karşısında yer almaktadır. Yapıya İspanyol merdivenleri adının verilmesinin sebebi, yapıya dönemin İspanyol Büyükelçiliği’nin sponsor olması hadisesine dayanmaktadır.

Bu merdivenlerin ünlü ressam ve şairlere ilham kaynağı olduğu söyleniyor.  Bu yüzden de birçok insanın buluşma noktası olarak günümüze kadar gelmiş. Bizim gittiğimiz dönemde merdivenlerde yiyecek ve içecek tüketmek yasaktı ve ciddi para cezaları vardı. Ama sanıyorum ki artık merdivenlere oturmak dahi yasak.

Buradan sonra kalabalık caddede yürüyerek Trevi Çeşmesi’ne ulaştık. Bu yapıyı gördüğünüzde şok olmamanız neredeyse imkânsız. Fontana Di Trevi diye adlandırılan bu çeşme gerçekten devasa. Deniz kabuğu şeklinde olan bizlerin daha çok Aşk Çeşmesi olarak adlandırdığı Trevi Çeşmesi’nin özelliği havuzunun şahane heykellerle süslü oluşu. Dönemin en iyi mimarlarından Nicola Salvi tarafından 1732 yılında yapımına başlanmış. Günümüzdeki haline ulaşması 30 yıla aşkın zaman almış. Trevi Çeşmesi, üzerinde bulunan temel figür olan Poseidon’un solunda Ceres (Demeter) ve sağında Salus (Hygieia) ile çeşmeye adı verilen iyi kalpli bakire kız bulunuyor. Poseidon ise denizden çıkan kanatlı atların çektiği bir at arabasını sürmekte.

Boyu 25.9 ve genişliği 19.8 metre uzunluğunda olan çeşmeyi en çok meşhur edense bir efsane. Efsaneye göre çeşmeye arkanızı dönüp sol omzunuzun üstünden sağ elinizle bozuk para atıyorsunuz. Bir defa bozuk atarsan Roma’ya bir daha geleceğine işaret; iki defa atarsan Romalı güzel bir kıza veya erkeğe aşık olacağına; 3 defa bozuk para atarsan ise Romalı biriyle evleneceğine inanılıyor. Atılan paralar ise kentteki kültürel mirasın korunması için harcanıyor.

Aşk Çeşmesi civarındaki sokaklar ise harika. Bu dar sokaklar, küçük şirin dükkanlar, özenli ve şık restoranlar sizi buraya daha da aşık edecek cinsten.

Eğer imkânınız var ise (bizim yoktu) burayı gece de görmelisiniz. Özenle yapılan ışıklandırmalar bu çeşmeyi daha da göz alıcı hale getiriyormuş.

Buradan ayrılıp yine kısa bir yürüyüş ardından Pantheon Tapınağı’na ulaşıyoruz. Saydığım bütün bu yapılar birbirlerine yürüme mesafesinde.

Sıradışı mimarisi, tarihi, içindeki mezarları ve yapılışıyla günümüzde bile sırrını koruyan; Antik Roma’dan beri en iyi korunan eserdir. Adını Yunanca kökenli olan “Pantheos”dan almıştır. “Pan” tüm, “theos” ise Tanrı demektir. Yani Pantheon’un anlamı “tüm Tanrılar’ın tapınağı”dır. Antik dönemde bir Pagan tapınağı olarak inşa edilmiştir. Yapının kim tarafından tasarlandığı bilinmiyor fakat MÖ 27 yılında Agrippa tarafından yapılmıştır. MS 118 yılında ise Hadrianus tarafından tekrar tasarlanmış ve bugünkü halini alarak 7. yüzyılda kiliseye dönüştürülmüştür. Kiliseye dönüştürülmesinin ardından Santa Maria Rotonda Kilisesi diye de anılmaktadır. Pantheon’un kapısında “Basilica of St. Mary and the Martyrs” yani Azize Meryem ve Şehitler Kilisesi yazmaktadır.

Yapının en çok ilgi gören kısmı 43,3 metre çapındaki kubbesi. Yapının yüksekliği de kubbenin çapı gibi 43,3 metre olacak şekilde inşa edilmiş. Kubbenin yıkılmaması için yukarı doğru hafifleyen betonlar kullanılmış inşa aşamasında. Kubbenin ortasında ise, içeriye giren tek ışık kaynağı olan, Oculus adındaki 8 metre genişliğinde bir delik bulunuyor. Yalnızca bu delikten girebilen güneş ışığı ise Panteon’u olduğu gibi aydınlatmaya yetiyor.

Ertesi gün ilk durağımız ise Günahlar Şehri olarak bilinen Pompei idi.  Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde küçük bir liman şehri olan Pompei , dönemin en önemli ticaret merkezlerinden bir tanesi.

Yaklaşık 20 bin kişilik bir nüfusu olduğu tahmin ediliyor. Vezüv’ün patlaması sonrası Pompei taşlaşmış. Ancak bu, düşünüldüğü gibi lavların şehre boşalması sonucu değil, yaklaşık bir apartman boyuna varan küllerin tüm şehri kaplaması yüzünden olmuş. Taşlaşan insanları da lavlar taş haline getirmemiş. Seneler boyu küller altında kaldıkları için, zaman içerisinde taşlaşmışlar. Yaşamını yitiren çoğu insanın ölüm nedenin yandığı zaman sülfür dioksit gazını meydana getiren kükürt nedeni ile olduğu söyleniyor. Felaketin ardından küllerin altında kalan şehir, yaklaşık 2000 sene sonra yapılan kazılar sonucu gün yüzüne çıkartılmış

Bu çalışmalar esnasında, yanardağdan püsküren örtü altında kalan insan bedenleri çürümüş ancak kalan boşluklara doldurulan bir çimento-kireç karışımı, insanların ölmeden hemen önceki son hallerini tüm detaylarıyla gün yüzüne çıkarmış. Pompei şehrinin bu kadar önemli olmasının nedeni roma imparatorluğundan kaldığı şekli ile bozulmadan ve yağmalanmadan kalmış olmasıdır.

Taşlaşmış bedenler gerçekten de son derece etkileyici. Yaşanan faciayı gözler önüne seriyor. Şehrin fırınından, evlerine kadar her şey o günkü gibi duruyor. Sanki her an taşlaşmış bedenler canlanacak ve şehir eski haline dönecek gibi. Elbette bu biraz rahatsız edici olabilir ama yine de o hissi yaşamak paha biçilemez diye düşünüyorum.

Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla tarihe karışan bu şehri terk edip Napoli’ye doğru yola çıkıyoruz.

İtalyanca’da Naples olarak adlandırılan ve Yunanca’da yeni şehir anlamına gelen Neapolis’den gelen Napoli, Güney İtalya’nın en büyük, tüm İtalya‘nın üçüncü en büyük şehri. Güney İtalya’da Campania bölgesinin başkenti olan Napoli, Akdeniz sahilinde, Napoli Körfezi üzerinde, Vezüv Yanardağı ve Campi Flegri adında iki volkanik bölge arasında yer alıyor. Nüfus bakımından Roma ve Milano’dan sonra üçüncü sırada gelen Napoli şehri İtalya’nın en yüksek nüfus yoğunluğu gösteren kent merkezi özelliğini taşıyor. Çok kalabalık olan şehir turistler arasında kötü bir şöhrete sahip. Kapkaç, hırsızlık, gasp gibi suç olaylarının yoğun olduğu şehir düzensizliği, kötü trafiği ile akıllarda yer etmiş. Napoli aynı zamanda pizzanın doğduğu yer. Buraya geldiğinizde mutlaka pizza yemelisiniz.

Napoli’deki ilk durağımız Galleria Umberto oldu. Kraliyet Sarayı’nın yakınında 56 metre yüksekliğinde ve tam ortasında tamamen camdan bir kubbeye sahip bir yer. Haç şeklinde tasarlanan alışveriş merkezinin zemini ise mozaiklerle kaplı.

1891’de tamamlanan alışveriş merkezinin içinde mağazalar ve kafeler var. Milano’daki Galleria’ya göre oldukça sakin. İstediğiniz fotoğrafları burada rahatça çekebilirsiniz. Yapı olarak da Milanodakinden aşağı kalır yanı yok.

Galleria’dan çıkmadan önce meşhur tatlısı olan Baba tatlısından birer tane aldık.

Romla servis edilen bu tatlı bizim revaniye benziyor ama oldukça güzeldi. Galleria’dan çıktığımızda ise önümüze kocaman bir cadde çıktı. Sağlı sollu mağazaların bulunduğu bu caddede kısa bir yürüyüş yaptık. Ara sokakların yoğunlukta olduğu bu caddede filmlerdeki eski İtalyan evlerini ve sokaklarını rahatlıkla görebilirsiniz.

Rehberimizin aktardığına göre ise bu sokaklara girmek çok da güvenli değilmiş. Caddeden dönüp Plebiscito Meydanı’na yürüdük. Napoli’ye 1860 yılında kazandırılan meydan, şehirde pek çok büyük olaya şahit ev sahipliği yapmış. Şehrin buluşma noktalarından biri haline gelen meydanda San Francesco di Paola kilisesi bulunuyor. Kilise, 1506’da inşa edilen Vatikan Müzesi’nden esinlenerek yapılıyor. Kilisenin görkemli kubbesi 53 metre yüksekliğinde. Buradan ayrılıp deniz kenarına doğru ilerledik ve burada fotoğraflarımızı çektik. Hava oldukça sıcak ve nemli olduğu içinse sahile kadar yürümedik. Ardından kendimizi tekrardan Plebiscito Meydanı’na, kilisenin önündeki merdivenlere attık. Gölgeydi ve esiyordu. 😊 Napoli turumuzu da bu şekilde tamamladık ve Roma’ya otelimize geri döndük.

Altıncı günümüzün ilk durağı Nemi Köyü’ydü. Nemi Köy’ü Roma’ya 30 km uzaklıkta, çilekleriyle meşhur, Nemi gölünün hemen üstünde yer alan bir yerleşim.

Sokakları çilek kokan bu köyü görmeden abartıldığını düşünebilirsiniz. Ama burası gerçekten harika! Sokaklarında yürürken

“Acaba burası nereye çıkıyor?” diye merak edeceğinize eminim. Nemi’nin, bizim açımızdan bir diğer özelliği, Çanakkale’nin İntepe Köyü ile kardeş köy. İsterseniz göl manzarası eşliğinde kahvenizi yudumlayıp şiddetle tavsiye ettiğim çilekli turtalardan yiyebilir, isterseniz o muhteşem sokaklarda gezerek dağ çileklerinden tadabilirsiniz.

Biz de rehberimizin önerisiyle bir kafeden turtalarımızı ve kahvelerimizi alıp göl manzarası eşliğinde yedik ve içtik.

Burası gerçekten “Hayat buymuş!” diyebileceğiniz nadir yerlerden. Göl manzarası zaten muazzam. Buraya umarım yolunuz düşer ve siz de bizim gibi büyülenirsiniz.

Bir sonraki durağımız ise Albano gölü idi. Bu doğa harikası Castel Gandalfo kasabası sınırlarında yer alıyor. Bu kasaba şimdilerde Papa’nın yazlığı olarak biliniyor. Albano bir krater gölü ama çok da küçük değil. Kıyısında kasabalar barındıracak büyüklükte. 6 km2’lik bir alanı kapsıyor.

 Buradaki manzaranın tadını çıkarıp papanın yazlık sarayının da fotoğraflarını çekip Ferrara’ya otelimize gidiyoruz. Yol üstünde Roma’nın en büyük outlet mağazası olan Castel Romano’ya uğruyoruz. Burada aklınıza gelen her marka bulunuyor. Fiyatlar bazı mağazalarda uygun olsa da (Özellikle de Adidas’a bakmanızı öneririm.) genel olarak oldukça pahalı. Yaklaşık 1-2 saatimizi burada geçirip tekrardan yola çıkıyoruz. Roma Ferrara arası ise yaklaşık 5 saati buluyor.

Bir sonraki günümüzün ilk durağı elbette Ferrara oluyor.

Ferrara İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesinde aynı ismi taşıyan Ferrara İli merkezi olan ve Adriyatik kıyısına 1 saatlik uzaklıktaki tarihi kenttir. Şehir 14. ve 15. yüzyılda Este Hanedanının idaresindeyken bu yüzyıllardan kalma sokaklar ve çok sayıda konaklar ve saraylar halen şehirde bulunmaktadır. Bu şehir Seferihisar gibi yavaş şehir olarak adlandırılıyor. Etrafta çok fazla bisiklet görebilirsiniz.

Burada ilk durağımız Castello Estense (Estense Kalesi) ya da diğer adıyla Castello di San Michele oluyor. Burası, kuzey İtalya’nın Ferrara kentinde 1385 yılında inşa edilmiş ve orta çağdan günümüze kadar korunmuş bir kale. Dört köşesinde dev kuleleri olan ve etrafı sularla çevrili bu kaleye üç köprüden erişim sağlanabiliyor ve giriş yapılabiliyor. Bahçesinde gruplanmış olarak yerde duran taş toplar, o zamanlar mancınık mühimmatı olarak kullanılmışlar. Gün içerisinde burayı ziyaret etme şansınız var. Sanırım ilk ziyaret etmeniz gereken yer bu kale olur.

İkinci ziyaret noktamız Palazzo dei Diamanti. Palazzo dei Diamanti, uluslararası çapta sergilerin yapıldığı, kentin sanat ve kültür etkinliklerinin gerçekleştirildiği bir müze

Basilica Cattedrale di San Giorgio Martire ise Ferrara’nın en büyük kilisesi ve şehir merkezinde yer alan Castello Estense’ye sadece birkaç adım mesafede yer alır.

12.yy’dan kalma bu romanesk tarzı inşa edilmiş katedral 18.yy’da çıkan yangından sonra Barok mimarisi referans alınarak tekrar inşa edilmiş. Ücretsiz olarak bu kiliseyi ziyaret edebilirsiniz. Biz ziyaret edemedik çünkü gittiğimiz tarihte kilise tadilattaydı.  Ferrara’da güzel fotoğraflarımızı çekip en çok merak ettiğimiz yer olan Venedik’e doğru yola çıktık. Venedik hakkında ufak bilgiler vereyim.

Venedik, kuzeydoğu İtalya’da birbirinden kanallarla ayrılmış ve köprülerle bağlanan 118 adanın üzerine kuruludur. Şehir, kıyı şeridi boyunca uzanan Venetian Lagoon bataklığında, Po ve Piave nehirlerinin deltaları arasına kuruludur. Venedik doğal güzelliği, mimarisi ve sanat eserleri ile ün yapmıştı

Venedik’in içerisine kadar otobüsle girme imkanınız olmadığı için teknelerle ulaşabiliyorsunuz. Burası gerçekten rüya bir şehir lakin bir o kadar da kötü kokuyor… Nem ve sıcaktan dolayı rahatlıkla gezemediğimiz tek yer oldu diyebilirim. İnsan kalabalığıyla şehirdeki nem birleşince rüyalarınızdaki şehir bir anda kabusunuz olabiliyor. Bu bizim için de aynen bu şekildeydi. İlk olarak San Marco Meydanı’na ulaştık. Yıl içerisinde çok sayıda kültürel organizasyona ev sahipliği yapan meydan, Ayasofya dikkate alınarak inşa edilmiş San Marco Bazilikası ve bünyesinde arkeoloji müzesini de barındıran Correr başta olmak üzere görülmeye değer yapılarla çevrilmiş durumda.

Venedik’in en ünlü ve eski yapılarından biri San Marco Bazilikası. Bizans mimarisinin en önemli örnekleri arasında kabul ediliyor. Venedik’in zenginliğini ve gücünü ifade eden bazilika Venedik dükalarının şapeli sayılırken, şehrin katedrali olarak kabul edilmiyor. Sütunlar arasındaki kemerleri ile dalgalı bir görünüm yaratan San Marco Bazilikası ön cephesini özellikle gün batımında seyretmelisiniz. Çünkü buradaki varak mozaikler güneşin son ışınlarında nefes kesici bir şekilde parlıyor.

Cephe Aziz Markus‘un yaşamından hikayeler tasvir eden mozaikler, Mısır sütunları, sütunların ortasındaki taç kapının oymaları ve az önce de bahsettiğim mozaiklerle süslü.

İkinci katın cephesinde ise Venedik Dükü’nün resmi törenleri izlediği balkon ve İstanbul’dan getirilen Aziz Markus‘un atlarının heykelleri ile süslü. Burada sergilenen atlar kopya, orijinalleri içerideki Marciano Müzesi‘nde sergileniyor.

Ön cephenin ortasında ve en üstündeki Aziz Markus ve Melekler Heykeli‘nin 15. YY’dan, bu cepheyi süsleyen fresklerin ve mozaiklerin 17. YY’dan, taç kapı girişini süsleyen oymalı süslerin de 13. YY’dan kaldığı biliniyor.

Buradan sonra Rialto Köprüsü’ne gidiyoruz. Venedik’te görülmesi gereken yerlerden biri bu güzeller güzeli köprü. Büyük Kanal üzerindeki 4 köprüden biri Rialto, ama şüphesiz en ünlüsü ve en güzeli.

Rialto Köprüsü’nün bulunduğu yer 400’lü yıllarda yerleşimin ilk başladığı nokta olarak biliniyor. 1600’lü yıllarda düzenlenen bir yarışma sonucu yapılıyor. Burası sıradan bir köprü değil, üzerinde dükkanlar bulunuyor. Rialto Köprüsü üzerindeki dükkanlarda hediyelik eşya, mücevher ve süs eşyaları satılıyor. Ama en güzeli uzaktan bu manzarayı izlemek elbette.

Şimdi ise gondol turu yapmak için çok heyecanlıyız. Bir süre sıra bekleyip gondolumuza yerleşiyoruz.

Tavsiyem kanalın yüzeyine bakmayıp etraftaki tarihi güzellikleri incelemek olsun. 😊 Çok da uzun sürmeyen gondol turumuz bittiğinde serbest zamanımızı gezerek değerlendiriyoruz. Burada sokak aralarında satılan dilim pizzalardan alıyoruz. Rehberin söylediğine göre Venedik’te güvercinleri beslemek pek hoş karşılanmıyormuş çünkü şehrin tarihi yapılarına zarar verdikleri düşünülüyormuş.

Buradaki çok ünlü veba maskelerinden de bir tane alıp tekrardan teknemize biniyor ve yaklaşık 20 dakikalık kanal yolculuğunun ardından otobüsümüze varıyoruz.

Son günümüz başlarken oldukça yorgun ve üzgünüz. Venedik’i arkamızda bırakıp İtalya’nın en romantik şehrine, Verona’ya yolculuğumuz başlıyor.

William Shakespeare’den sonra Romeo ve Juliet denince akla ilk Verona şehri gelir. Shakespeare’in Romeo ve Juliet eserindeki muhteşem Verona tasviri, şehrin her yıl milyonlarca turist tarafından ziyaret edilmesine neden olmaktadır. İtalya‘nın kuzeydoğusunda, Milano ve Venedik’in tam ortasında yer alan şehir köprüleri, rengarenk sokakları, tepeleri, muhteşem mimarili binaları ve Arnavut kaldırımları ile İtalya’nın en güzel şehirlerinden biridir.

Şehrin ilk olarak Arena’sını görüyoruz. Roma’daki kadar görkemli ve büyük olmasa da İtalya’nın 3. amfitiyatro olma özelliğini taşıyor. 22 bin kişilik Arena, her yaz dünyanın en tanınan opera festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor. Tarihte, gladyatör dövüşlerinin ve idamların yaşandığı Arena, Verona’nın simgelerinden birisi.

Arena’yı geride bırakıp şehrin en kalabalık yeri olan Juliet’in evine geliyoruz. Verona’nın simgesi haline gelen Juliet’in evini ziyaret etmek için her yıl binlerce turist geliyor.  Juliet’in Romeo’yu beklediği balkonu da ziyaret edebilen turistler burada fotoğraf çektirmek için sıraya giriyor.

Bahçede sevgililer asma kilitlerle isimlerini yazıp asıyorlar. Böylelikle ilişkilerinin hiç bitmeyeceğine, ölümsüzleşeceğine inanıyorlar. Bunu bile ticaret haline getirmişler ve asma kilitleri belli bir ücret karşılığında satıyorlar. Bir de bahçede, Juliet’in bir heykeli bulunuyor. Heykelin göğüslerini tutmanın şans getireceğine inanılıyor.

Evden ayrılıp Piazza del Erbe’ye gidiyoruz. Burası semt pazarının kurulduğu şirin bir meydan. Buradaki tezgâhları gezmeden hiçbir yere gitmeyin derim.

Bu romantik şehirden ayrılıp Sirmione’ye gidiyoruz. İtalya’nın en büyük gölü olan Garda Gölünün incisi Sirmione kasabasının girişinde bizi, tarihi 13. yy’a dayanan Scaligero Kalesi karşılıyor Scaligero Kalesi, Scaliger döneminde, Sirmione’nin tarihi merkezine erişim noktası olan bir kaledir. İtalya’nın kalelerinin en eksiksiz ve en iyi korunanlarından biridir.

Burada yapabileceğiniz en iyi şey bol bol fotoğraf çekmek olur. Her bir adımı ayrı güzel bu kasabanın. Ayrıca dondurmaları da gerçekten çok güzel ve adım başı dondurma satan dükkanlar görebiliyorsunuz. Hava güzelse göle girip yüzebilirsiniz çünkü su gerçekten çok güzel. Biz maalesef sadece ayaklarımızı suya sokmakla yetinebildik.

Küçük dükkanlardan güzel antika eşyalar ve kuklalar satın alabilirsiniz. Cidden el emeği kuklaları oldukça güzel. İtalya’nın bir simgesi olan Limonçella’ ları çok sık göreceksiniz burada. Devasa büyüklükte ve farklı şekillerdeki şişeleriyle ilginizi çekeceğinden eminim. Kasabanın kendisi gibi küçük bir de kilisesi var. Ave Maria kilisesi. Oldukça sevimli bir kilise. Uğramadan geçmeyin derim.

Begonvil kokulu bu kasabayı geride bırakıp İtalya’daki son istikametimiz olan Como gölüne doğru yola çıkıyoruz. Como buzul kökenli, suyu tatlı bir göl. Ters Y harfini düşünürseniz haritada o şekilde yer alıyor. İtalya’nın bir çok şehri gibi Como’da gölüyle birlikte çok popüler ve turistlerin yoğun olarak geldiği bir yer. Hatta öyle ki balayı için değil de dünya sosyetesi için popüler düğün yapılacak yerlerin de ilk sıralarında geliyor Como Gölü çünkü enfes villalar var.

Doğada vakit geçirmekten hoşlananlar için Como Gölü’nün etrafı yürüyüş ve bisiklet parkurları açısından oldukça zengin. Kano, deniz bisikleti gibi aktiviteler sayesinde karada olduğu kadar suda da aktif olmak mümkün.

Burada göl boyunca yürüyüp manzaranın eşsiz tadını çıkarttık. Son durağımız olduğu için biraz buruk bir şekilde buradan ayrıldık ve tekrardan Milano havaalanına yola çıktık. Burada kısa süren bilet işlemlerimiz ardından 01.30’da özel sefer ile İzmir’e geri döndük.

Bizim için oldukça yorucu, yorucu olduğu kadar da eğlenceli bir turdu. İtalya gerçekten her anlamda görülmesi gereken Avrupa ülkesi. Tek tavsiyem ise yazın sıcaklarda gidilmemesi. Oldukça nemli ve bunaltıcı havası yüzünden gezme zevkinizi bir yerden sonra yitirebiliyorsunuz.

Oteller hakkında da genel bir bilgi vermem gerekirse; Türkiye’deki 4-5 yıldızlı oteller gibi değiller. Birçoğu temiz olmasına rağmen otel kaliteleri ülkemizle kıyaslanamayacak kadar geri. Yine de “Sadece yatsam yeterli.” diyorsanız otel kaliteleri sizin için yeterli olacaktır.

Geziyle kalın…

İrem Doğaner 2019

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.